top of page

Yasak Elma



Birkaç ay önce beni birisi aradı. Seramik ustası arıyordu, numaramı bir arkadaşından almıştı. Ertesi gün buluştuk, ismi Fikret Eşkinoğlu’ydu. Eski bir küratör olduğu söyleniyordu. İşe bakıp fiyat vereyim, nasıl başlayacağımız konusunda anlaşalım diye Gaziantep dışındaki villasına götürdü. Şartlarda anlaştık. Büyük bir havuzun tamir edilmesini ve zeminle duvarlardaki seramiğin değişmesini istiyordu.

Yanımda Abdo adında yaramaz, muzip bir işçi vardı, ona pek saygı duyardım. Ertesi gün villaya vardığımızda Fikret Bey bizi orada bekliyordu. İşe başlamadan önce elimi tuttu ve beni havuzun hemen arkasındaki çiftliğe götürdü. Sağ eliyle bahsettiği yere işaret edip sol elini omzuma koydu, Antep aksanıyla dedi ki:

"Oğlum, bahçemde ve çiftliğimde ne varsa hepsini seviyorum ve aziz tutuyorum. Temennim o ki ne olursa olsun elinizi hiçbir şeye sürmeyin, sizden bunu rica ediyorum. Çünkü bunlara elinizi sürmeniz bana kötü sonuçlar doğuracak”.

"Örneğin, o elma ağaçlarını görüyor musun?" dedi.

“Evet, görüyorum” anlamında kafamı salladım.

"Rica ederim onlara yaklaşmayın, ben size şehirden elma getiririm" dedi.

"Yooook, inşallah yaklaşmayacağız. Hiç olur mu öyle şey! Ağaçlarınızın meyvelerine yönelik sevginizi takdir ediyoruz" dedim.

Sonra diğer tarafa döndü ve "Oradaki kayısı ağaçlarını görüyor musun?" dedi. Evet dedim. "Onlara da yaklaşmamanızı rica ederim çünkü meyvelerini bu sene ilk defa yiyeceğiz, ağaçların büyüdüğünü görmek istiyorum" dedi.

Sonra kirazları, böğürtlenleri, salatalıkları ve diğerlerini gösterdi. Her seferinde bana yaklaşmamam gerektiğini söylüyor, ben de ona aynı yanıtı veriyordum (yok, yok). Sonra bizi bıraktı gitti, biz de işe koyulduk.

Şeytan öğle vakti işçi Abdo’nun kanına girdi. Abdo, "Usta, biraz salatalık toplamaya gideyim mi? Çok taze görünüyorlar" dedi. Gitmemesi için uyardım.

Çok geçmedi ki bende Abdo’nun haklı olduğu kanaati hasıl oldu. Zeka küpü kafamı öpeyim, Abdo’ya dedim ki “Abdo, bunlar zengin insanlar, belki villada güvenlik kameraları vardır. Kolaçan et bakalım”.

Çok geçmeden Abdo yüzünde güller açarak döndü, “usta villada sadece tek bir kamera var, o da ana kapıya bakıyor. Ana kapı da diğer tarafta” dedi. “Öyleyse yol açık” dedim, Abdo “Allah’ın izniyle usta” dedi.

Ara sıra tarlayla ağaçları istila ediyor, canımızın çektiğini yiyorduk. Bir sene farkla da olsa Abdo’nun büyüğü olduğumdan suçtan iz kalmasın diye atıklardan kurtulmayı tavsiye ettim. Saat dörtte Fikret Bey geldi, Türklerin geleneksel selamıyla bizi selamladı. Elbiselerini değiştirip geri dönmek üzere gitti. Döndüğünde ikinci kez selam verip beni çağırdı.

"Oğlum, çiftliğimi, ağaçları ve tarlayı çok seviyorum. Lütfen onlara yaklaşmayın. Eğer canınız çekerse beni arayın ve ben size pazardan getiririm" vs. dedi. Ben de her zamanki gibi "Hayır, hayır" diye cevapladım.

İkinci günümüzde bize kapıyı açıp çiftlik hakkındaki konuşmasını yaptı, onu ne kadar sevdiğini anlattı. O gider gitmez kayısılarla salatalıklar arasında gezinip çöpleri ve suç aletlerini villanın dışına attık. Fikret Bey her zamanki gibi saat dörtte geldi, bize selam verdi, içeri girdi, çıktı, beni çağırdı, o uzun konuşmayı yaptı ve gitti.

Üçüncü gün geldiğimizde bize kapıyı açtı, ezberlediğim o sözleri bana söyledi ve gitti. Biraz sonra Abdo’yla birlikte her zamanki gibi tarlanın ortasında yerimizi aldık. Saat dörtte Fikret Bey geldi, selam verdi, villaya girdi ve birkaç dakika sonra çıktı, beni çağırdı ve çiftliğine yönelik sevgisi hakkındaki sözlerini tekrarladı. Her zamanki gibi ona "Yooooook, inşallah oraya yaklaşmayacağız" dedim. Ama bu sefer bana "Ayakkabını çıkar ve benimle içeriye gel" dedi.

Beni içinde on iki televizyon olan bir odaya götürdü.

"İyi bak." dedi.


Televizyona daha yakından bakmak için yaklaştım. Televizyonda bize çok benzeyen iki genç vardı. Biri bir sürü hıyar taşırken kamera da onu izliyordu. Sanki büyük bir yönetmenin filmi gibiydi. Kamera onu takip edemez olduğunda, diğer kamera devreye giriyordu. Nasıl elma topladığımızı, yarı yarıya yediğimiz ve geri kalanını villanın dışına attığımızı izledim.

Sahneyi durdurup bana baktı ve "Bu nedir?" diye sordu.

Kekeleyen Türkçemle mırıldandım, "Bilmiyorum."

İşte o gün bu gündür elmadan nefret ederim.


- Ahmet, inşaat mühendisi, 33 yaşında, yaklaşık 9 yıldır Türkiye'de yaşıyor.





Gurbet Hikayeleri Türkiye'deki göçmenlerin şahsi deneyimlerinin kamuoyu ile buluşmasını hedefleyen aracı bir mecradır. Bu yazı yazarın şahsi tanıklığını yansıtmaktadır.


Commentaires


bottom of page