top of page

İki Zorluk ve Bir Çocuk

Türkiye’ye gelmemin üzerinden sekiz ay geçmişti. Eğitime verdiğim zorunlu aradan sonra kaldığım yerden devam etmek için oturduğumuz yere en yakın ortaokula başvurdum.


Ani bir kararla Türkiye’de kalmaya karar vermiştik. Daha doğrusu annem böyle bir karar vermiş, bize de kabul etmek düşmüştü. Ama gerçekten kabul etmiş miydik, bilmiyorum.


O zamanlar gözümde geleceğim kaymış, hayatım bitmişti. Ne de olsa evimi, eşyalarımı, arkadaşlarımı, anılarımı, hayallerimi ve en önemlisi okulumu ardımda bırakmıştım. Bunları yeniden nasıl inşa edeceğime, dil gibi bir bariyer varken eğitimime nasıl devam edeceğime ilişkin sorular kafamda uçuşuyor, beni daha da içe kapanık ve karamsar biri haline getiriyordu.


Uzun bir süre evden çıkmadım. Dolayısıyla kardeşim ve diğer aile üyelerinin yaptığı gibi yeni sosyal ilişkiler kuramadım. Dil öğrenemedim. Ta ki evimize tanışmaya gelen komşulardan biri bizi okula yazdırma konusunda yardımcı olabileceğini söyleyene kadar. Sanki o an benim ve geleceğim için tekrar umut doğmuştu. Bu aşamadan sonra Türkçeyi öğrenmek için elimdeki bütün imkanları kullanmaya başladım.


O zamanlar telefonum yoktu. Hatta daha önce hiç telefonum olmamıştı da. Suriye'den yanımızda getirdiğimiz bazı sözlüklerden, anneannemin gittiği kursta aldığı notlardan ve bilgisayar üzerinden günlük dilde lazım olabilecek bazı cümle kalıplarını öğrenmeye başladım. Aynı zamanda öğrendiklerimi pratiğe dökmek için balkona çıkıp kardeşimin arkadaşlarıyla olan sohbetine kulak veriyor ve arada bu sohbetlere katılmaya çalışıyordum.


Sonra yavaş yavaş evden çıkmaya ve yeni insanlar tanımaya başladım. Tam o süreçte ailemin isteği üzerine başörtüsü taktım ve ardından bir iki hafta daha eve kapandım. Şahsi irademe dayanmayan bu durumu içselleştirmeye çalışırken bir de toplum tarafından kabul görmediğimi farkettim.


Yanlış anlaşılmasın, bu sorun bana mahsus değildi. O yıllarda henüz ortaokullarda başörtüsü sorunu devam ediyordu. Ya da "bir metrekarelik bez parçası" sorunsalı mı demeliyim? Kardeşimle başvurduğumuz okul bizi bu sefer yabancıyız diye değil kapalıyız diye almadı. Arap nefretinden sonra yaşadığım ikinci şok oldu bu benim için. Bir de ikna etmek için, kimsenin olmadığı sınıflarda, normalde kapalı ama okulda açık olan öğrencilerle ayrı ayrı görüştürdüler bizi. Sanırım birimizin alacağı karar diğerlerini etkilemesin diye.


Evet, bugün demokrasi diye bahsettikleri şey insanları ve özellikle kadınları dinî tutum ve eğitim hayatları arasında seçim yapma baskısı altında bırakmak olsa gerek. Her ne kadar eğitim hayatımızdan bir yılımıza mal olsa da, şu anki tepkimden de anlaşılacağı üzere kardeşimle bir Müslümana yakışır şekilde dinî değerlerimizden vazgeçmeyerek tavrımızı koyduk.


Sonra anladım ki mesele bir şeyi sadece içselleştirebilmek değildi. Aynı zamanda benimseyip koruyabilmekti. Yani kendimle değil, o zamanki toplumda hakim olan sosyal kurallarla mücadele ediyordum aslında.



- Suriyeli Sena 21 yaşında, on yıldır Türkiye'de yaşıyor. Halihazırda üniversite öğrencisi.



Gurbet Hikayeleri Türkiye'deki göçmenlerin şahsi deneyimlerinin kamuoyu ile buluşmasını hedefleyen aracı bir mecradır. Bu yazı yazarın şahsi tanıklığını yansıtmaktadır.



Comments


bottom of page