top of page

Geriye Kız Kardeşimle Ben Kaldık



Adım Ammar, yirmi sekiz yaşındayım. Beş kardeşin ortancasıyım. Savaş başlamadan önce Suriye’nin başkenti Şam'da doğdum ve orada büyüdüm. Başka gençler gibi, birçok hayali olan, çalışkan ve hırslı bir öğrenciydim. O zamanlar hayatım harikaydı. Ailecek, hep birlikte yaşıyorduk. Ancak savaş başladıktan sonra her şey darmadağın oldu. Önce ablalarımdan biri İsveç'e, daha sonra ise diğeri Almanya'ya gitti. Doğrusu haklılardı. Kimse, hele de çoluk çocuklarıyla bir savaşın ortasında hayati tehlike içinde kalmak istemez. Benimse askerlik yaşım gelmişti ve askere gitmemek için muhaliflerin kontrolünde olan bölgelere taşındım. Tabii, bu pek kolay ve hoş bir deneyim değildi. O zamanlar on yedi yaşındaydım. Bu yaşta, bir başıma yaşamaya pek hazırlıklı değildim. Yerleştiğim bölge kısa süre içinde belanın kol gezdiği bir yer hale geldi. Esat güçleri tarafından kuşatıldı ve kimyasal silahlar dahil her türlü silahın kullanıldığı bir bombardımana sahne oldu. Sonrasında bir anlaşma sağlandı ve ülkenin kuzeyine yerleştirildik.


O bölgede her türlü ölüme tanık olduktan sonra, bu benim için bir fırsat ya da kaçış yolu oldu. Elime geçen fırsatı kullanarak yapabileceğim en makul şeyi yaptım: Yeni bir yerde, yeni bir hayata başlamak için Türkiye’ye gelmeye karar verdim. Birkaç başarısız girişim, ormanlarda geçirilen geceler, ağaçlar ve dağlar arasında geçen uzun süreler sonrasında yolda tanıştığım genç bir grupla Türkiye'nin Hatay şehrine ulaşmayı başardım.


Sıkıntılarımın burada sona erdiğini sanıyordum. Dilini bilmediğim büyük bir ülkede beni yeni bir mücadelenin beklediğini bilmiyordum. Dil becerilerim, kimlik bilgilerim ya da başka bir ülkede yaşama tecrübem yoktu. Yolda tanıştığım bu kişilerle İstanbul'a gitmeye karar verdim. Yolculuk neredeyse tam bir gün sürdü. İstanbul’da da kimseyi tanımadığım için mecburen bu kişilerle aynı evde yaşamak zorunda kaldım. Beraberce bir ev kiraladık ve yerleştik. Ama kısa süre içinde, bu kişilerin birtakım şüpheli faaliyetleri olduğunu fark ettim. Konunun üstüne gidince, uyuşturucu kaçakçılığı yaptıklarını anladım.


Tahmin edeceğiniz üzere, bir mülteci olarak öğrendiğim ilk ders asla kimseye güvenmemek gerektiğiydi. O dönem, hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davrandım. Bu sayede daha iyi bir yer bulana kadar onlarla birlikte kalabildim. Bir yandan iş ve yaşayacak başka bir yer arıyordum. Şükürler olsun, o sıralarda Ürdün’de yaşayan kuzenim İstanbul’a gelip yerleşmeye karar verdi. Anadolu yakasında bir ev tutarak birlikte kalmaya başladık. Üstelik, epeyce uğraşarak bir oto yıkamacıda kendime iş buldum. Fakat iş çok zordu ve tüm gün çalışmam gerekiyordu. Üstelik o dönem Türkçe bilmediğim için müdür tarafından istismar ediliyordum. İşyerinde yeni olduğum ve konuşamadığım için diğer çalışanlar bana en zor işleri yaptırıyordu. Bir süre orada çalıştım fakat neticede beni işten çıkardılar.


Daha sonra bir restoranda yeni bir iş buldum. Bu iş de hiç kolay değildi. Her yönden kötüydü: Maaş, muamele, çalışma saatleri… Bir süre sonra bu işten de ayrıldım ve işverenden çalıştığım son ayın ücretini bile alamadım. O dönemde, özellikle neredeyse hiç Türkçe bilmediğimden dolayı çok zorlanmıştım. Sürekli iş başvurularında bulunuyordum ama Suriyeli olduğum için kimse beni işe almak istemiyordu. Aşamalar içinde tahayyül etmesi zor bir umutsuzluk ve çaresizlik seviyesine ulaştım.


Daha sonra, bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine İzmir’e taşınmaya karar verdim. Eşyalarımı topladım ve öylece gittim. İzmir benim için biraz daha kolay deneyim sundu. Kalacak yer ve iş aradım. Birkaç hafta içinde makul bir iş bulabildim. Bu arada Türkçe çalışmaya başlamıştım ve hızla dili öğreniyordum. İzmir’de bulduğum işyeri ve oradaki çalışma arkadaşlarım bana yaşadığım travmaları ve zorlukları unutturmuştu. Onlar beni, ben de onları seviyordum. Patronum, özellikle de çeşitli ruh sağlığı sorunları yaşadığım zamanlarda, Türkiye'de bana her konuda en çok destek olan kişiydi. Hastanede olduğum için işe gitmediğim zamanlar olmasına rağmen bana karşı her zaman anlayışlıydı.


Kısa bir süre sonra, çalışma iznim sayesinde ailemi “yeniden birleşme” için davet edebilme hakkına kavuştum. Böylece, on bir yıllık ayrılıktan sonra ailemle yeniden buluşmuş oldum. Annem, babam ve küçük kız kardeşim İzmir’e yanıma geldi. Fakat gelmelerinden bir hafta sonra, anneme kanser teşhisi koyuldu ve tümörün vücudunun birçok yerine çoktan yayılmış olduğunu öğrendik. Yıkılmıştım. Çünkü tek istediğim onların gelip benimle beraber huzur içinde yaşamalarıydı.


Böylece yeni bir zorluk başladı: Annemin tedavisi için sigorta bulmam gerekiyordu. Çeşitli STK ve makamlara başvurdum. Valiye gittim, Birleşmiş Milletler, CİMER, insani yardım kuruluşları, Kızılhaç, Kızılay ve yardım edebileceğini düşündüğüm herkesle iletişime geçtim. Çalmadık kapı bırakmadım. Ama ne yazık ki artık çok geçti. Sigortam olmadığı için sağlayamadığım tedavinin gecikmesi nedeniyle, annemin durumu günden güne kötüleşti. Ailem geldikten altı ay sonra, annemin durumundan dolayı perişan olan babamı kalp krizinden kaybettik. Ondan iki ay sonra da annem hayata gözlerini yumdu. Geriye yalnızca kız kardeşimle ben kaldık.


Adalet hakim olsaydı, dünya çok daha yaşanabilir bir yer olurdu. Bir keresinde annemle hastanedeydik. Anneme kanser tedavisi başlamaları için doktorlara yalvarıyorduk. Banklarda öğle tatilinin bitmesini beklerken, en ünlü kanser destek kuruluşlarından birinde çalışan genç bir kadın bize kendi kurumunun faaliyetleriyle ilgili bilgi vermeye başladı. Yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sorduğunda sanki göklerden bir umut penceresi açılmış gibi hissetmiştim. Bir çırpıda tüm hikayemizi anlattım. Hastane raporlarını ve doktor notlarını gösterdim. Fakat kimlik sorduğunda ve yabancı olduğumu söylediğimde, yalnızca “üzgünüm, yabancıysanız size yardım edemem” dedi. Tek suçu, bulunduğu ülkenin vatandaşı olmamak olan bir hasta için nasıl bu kadar kalpsiz, dayanışmadan, hoşgörüden ve destekten yoksun olunabilir?


Dünyanın herhangi bir yerinde savaşlar yaşanabilir, herhangi bir ülke bir anda güvenli olmaktan çıkabilir. Tıpkı, bir gün mülteci olacağını hayal bile etmeyen ben gibi, herkes mülteci olabilir. Dünya çok büyük ve rengi, ırkı, dini, milliyeti, görüşleri ve eğilimleri ne olursa olsun dünyada aslında herkes için yer var.


Bugünlerde öyle bir noktaya geldim ki, kendi kendime konuşurken bile Arapçayı kullanmıyorum. Sokaktayken biri beni aradığında telefonu cevaplamaya korkar oldum. Toplu taşıma araçlarında telefonumda gezinirken biri bakar da Arapça bir metin görür diye endişe ediyorum. Türkçe paylaşımlardaki Suriyeli mültecilerden bahseden yorumları okumak, benim için tarif edemeyeceğim derecede yürek parçalayıcı.


Genelleme yapmak yanlış olur. Çünkü karşılaştığım her ırkçı kişi ya da vakaya karşılık, beni seven ve bana mülteci muamelesi yapmayan insanlarla da tanıştım; beraber balık tuttuğumuz arkadaşlarım, ailemin gelmesinden önce tek başıma yaşarken bana yemek getiren komşum ya da işyerimde bana hayal bile edemeyeceğim derecede destek olan patronum gibi.

Dünya için dileğim, biri hata yaptığında bunun tüm Suriyeli mültecilere genellenmemesi. Hiç kimse ülkesini, vatanını, doğup büyüdüğü yeri terk edip; evinden, komşularından ve sevdiklerinden uzakta yeni bir yere taşınmak istemez.


Son olarak paylaşmak istediğim bir şey var: Son zamanlarda ne yazık ki, görünüş olarak diğer Suriyelilerden bazı ayırt edici özelliklere sahip olmanın avantajıyla, zorluk yaşayabileceğim herhangi bir hadiseden kaçınmak için dışarıda kendimi Suriye dışında bir ülkenin vatandaşı olarak tanıtmaya başladım. Her geçen gün artan nefret ve küçümseme; burayı terk edip kendimi denize atarak Avrupa Birliği'ne ya da mülteci (veya onların deyimiyle "kaçak") muamelesi görmeyeceğim herhangi başka bir yere doğru yol almak için binlerce gerekçe bulmama neden oluyor.


"En azından, bu son satırları yazarken hâlâ ayaktayım."


Kendinize iyi bakın.



- Ammar 28 yaşında, 6 yıldır Türkiye’de yaşayan Suriyeli bir grafik tasarımcı.



Gurbet Hikayeleri Türkiye'deki göçmenlerin şahsi deneyimlerinin kamuoyu ile buluşmasını hedefleyen aracı bir mecradır. Bu yazı yazarın şahsi tanıklığını yansıtmaktadır.

Commenti


bottom of page