top of page

Arkama Bakmadan


Ben Muhammed. 26 yaşındayım. Afganistanlıyım. Kastamonu Üniversitesi’nde hemşirelik okudum. Aynı zamanda Bartın Üniversitesi’nde Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği’nde yüksek lisans yapmaktayım. İstanbul'a yaklaşık beş ay önce geldim. İlk iki ay Ataşehir’de bir sağlık bakım evinde çalıştım. Ben maneviyata, dine önem veren bir insanım. İş ortamında bana göre yanlış gelen bazı şeyleri gördükten sonra çıkmak zorunda kaldım. Oysa işe çok ihtiyacım vardı. Aynı zamanda sağlıkçı arkadaşlarla bir evde kalıyorduk. Bu arkadaşların hayat tarzlarıyla da uyuşamamıştım.. Yanlış anlamayın, onlarla da konuşarak, ağlayarak, kucaklaşarak ayrıldık.


Sonra Avrupa yakasına geldim. İşsiz ve çaresizdim. Abartı olmasın, yüzlerce sağlık kuruluşuna başvuruda bulundum. Maalesef çok azından geri dönüş alabildim. Geri dönüş yapanların kimisi Türk vatandaşı olmadığım için beni işe almıyor kimisi ise çeşitli bahaneler uyduruyordu. Bazı başvuru yaptığım yerlerde ise ırkçılıkla karşılaşıyordum. İnsanların hor bakışları üzerimden eksik olmuyordu. Bir buçuk ay geçmişti ve ben hâlâ işsizdim.


Kendi kendime dedim ki “Allah’a tevekkül et”. Belki başka bir iş bulursun. Herhangi bir oto yıkamada ya da restoranda… Kimseye muhtaç olmadan yaşamam için iş bulabilmem gerekiyordu. Ne iş olursa olsun yapacaktım. Çok gezdim sağda solda. Eyüp Sultan’ın küçük bir Pazar çarşısı var, orada gezmediğim yer kalmadı. Gözüme çarpan her esnafa gidip soruyordum, eleman lazım mı diye. Bir gün bir restoranın camında “Komi Aranıyor” yazısını gördüm. Girdim, kendimi takdim ettim. Dedim ki, “Ben bu işin erbabı değilim, daha önce yapmadım. Benim mesleğim sağlıkçılık. Hastanede kendi alanımda iş bulana kadar burada çalışmak istiyorum”. Özellikle belirttim, sonra bir sıkıntı olmasın, eğer ben bir hastanede iş bulursam mağdur olmasınlar diye dürüst olmak istedim. Önce kabul etmediler ama sonra telefonumu aldılar. Birkaç gün sonra bu restorandan arandım; “Gel, işe başla.”


Burada işe başlayalı sadece bir hafta olmuştu ki, 8. günün sabahı deprem olduğunu öğrendim. Kastamonu’da okurken İHH’nın arama kurtarma ekibine dahil olmuştum. Beni aradılar, Kahramanmaraş’a geçeceklerini söylediler. “Sen de yetiş” dediler. Patronumdan izin istedim, vermedi. En başta o kadar yıkım olduğunun farkında da değildim. Patron izin vermeyince de çok umursamadım. Belki de zaten çok bir faydam olmayacaktı. Ancak gün içinde sosyal medyada, whatsapp gruplarında gördüklerim… Olay bildiğimiz gibi değildi. Bir sürü mesaj geliyor, sağlıkçı ihtiyacının çok olduğu söyleniyordu. Kesin gitmem lazımdı.


İstanbul İHH ile konuştuğumda bir tırın kalkacağını, onunla gelmemi söylediler. Ben de bir kere daha patronun yanına gittim, izin istedim. Yine izin vermedi. Bu sefer çok üzüldüm. Özellikle sağlıkçıların olduğu whatsapp gruplarına mesaj yağıyordu. “Sağlıkçı lazım”, “Enkazda sağlıkçı ihtiyacı var”… Bu mesajlar beni daha da çok etkiliyordu. Peygamber efendimizin tüm insanların aynı yaratılışa sahip kardeşler olduğu mealindeki hadisini hatırladım. Eğer bir kardeşimizin derdi bizim derdimiz değilse bizde bir hastalık vardır. Birinin acısı diğerinin de acısıdır. İçime çok büyük bir azap oturdu. Bir an şöyle düşündüm, “Para her zaman kazanılır ama bazı anlar hayatta bir kez gelip gidiyor.”


Restoranda çok yoğun bir akşamdı. Müşterilere yetişemiyorduk. Ancak ben yerimde duramıyordum. Montumu giydim, dışarı yöneldim. Patron “Nereye gidiyorsun?” diye seslendi. Dedim ki, “Abi sen izin vermedin. Ben burada duramam. Hem bir Müslüman hem bir sağlıkçı olarak azap içindeyim. İster 7 günlük paramı ver, ister verme. Deprem bölgesinden döndüğümde ister beni işe al, ister alma. Benim sana hakkım helaldir. Sen de bana helal et” dedim. Parayı almak umurumda değildi. Ama patron da bunun parası var mıdır, yok mudur, düşünmedi. Vermedi paramı. Ben de çıktım. Arkama da bakmadım.


Dışarıda, İstanbul’da yağmur yağıyordu. Hiç unutmayacağım. O yağmur altında çantamı nasıl toparladığımı, eve gidip nasıl apar topar çıktığımı ben bilirim. Havaalanındaki bazı arkadaşlar “Sağlıkçılar Adıyaman’a götürülecek, sen de yetiş” demişlerdi. Hızla gitmeye çalışıyordum. Her bindiğim arabaya, metroya, “Ben sağlıkçıyım, Adıyaman’a gideceğim, havaalanına nasıl giderim” diye soruyordum. Sağ olsunlar, hiçbiri benden para almıyor, hemen yardımcı oluyorlardı. En sonunda Allah’a şükür Sabiha’ya vardım. Maalesef kapı kapanmıştı. Güvenlik “Sen geç kaldın” dedi. “Yok” dedim, “beni almalısınız, ben burada kalamam”. Uçak arkadan gözüküyordu. “Bakın uçak gözüküyor, izin verin geçeyim”. O sırada elinde telsizle oranın müdürü geldi. Güvenlik beni şikayet etti; “Bu zorluk çıkarıyor, ‘beni içeri al, beni içeri al’, durmuyor”. “Müdürüm” dedim, “ben sağlıkçıyım, gitmem gerekiyor, enkaz bölgesinde aşırı sağlıkçı ihtiyacı var.” Müdür sağ olsun telsizle konuştu, uçağı beklettirdi, hemen arabaya bindirdi beni. Son kişi olarak yetiştim uçağa.


Saat 9-10 gibi Adıyaman’a indik. Diğer sağlıkçı arkadaşlarla tanışıp valiliğe geçtik. Orada getirilen ilaçları tasnif ettik bir görevlendirme beklerken. Bizi Gözde Hastanesi isimli bir özel sağlık kuruluşuna yönlendirdiler. Hastanenin sağlık görevlileri, doktorları vefat etmiş, enkaz altında kalmıştı. Bazıları da ailesini kaybetmişti. Oraya vardığımızda, bizden önce oraya intikal etmiş, İzmir’den gelen bir ekip vardı. Yorgunlukları yüzlerinden okunuyordu. Hastaneyi bize devrettiler.


Adıyaman televizyondan görüldüğü gibi değildi. Oraya gidilmeden anlaşılamayacak bir yıkım vardı. Orada olmak insana bambaşka bir duygu, bambaşka bir acı veriyordu. Sağlıkçılar olarak elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ancak içimiz rahat değildi. Ciddi bir koordinasyon sıkıntısı vardı ve bu da bizim işlerimizi zorlaştırıyordu. Hasta olan insanlar, yaralılar geliyordu, elimizden geleni sonuna kadar yapmaya çalışıyorduk. İnsanlar ailelerini tamamen kaybetmişler, büyük bir depresyon içindeler… Çok acı verici sahnelerle karşılaştım orada. 24 saatin ancak 3, belki 4 saatinde uyuyabiliyorduk. Çünkü çalışmak zorundaydık. Önceleri hastanenin içinde hem çalışıyor hem kalıyorduk. Sonra bir uyarı geldi ve binanın riskli olduğu söylendi. Biz de dışarıda seyyar sağlık bakım çadırları kurduk. Çadırlar çok soğuktu. Riskli olmasına rağmen uyumak için hastaneyi kullanmaya başladık. Bu da ayrı bir stresti bizim için. 4. gün bizim çalıştığımız hastane bölgesinin riskli olduğu söylendi ve biz de valiliğe geri döndük.


Valilikte görevlendirme istedim tekrar. Sağlıkçı ihtiyacının olmadığını söylüyorlardı. Koordinasyon düzgün ilerlemiyordu. Orada bir AFAD müdürünü gördüm. “Müdürüm, ben sağlıkçıyım, ekibinize sağlıkçı ihtiyacı yoksa da Türkçe, İngilizce, Farsça, Tacikçe biliyorum, tercüman olabilirim” dedim. “Tercümanımız var” dedi. Yeni bir görev bulamayınca dönmeye karar verdim. Havaalanına geçtim.


Bütün bu beş günün benim adıma en acı verici kısmı bu havaalanında gerçekleşti. Enkaz başında gördüğüm manzaraların üzüntüsü kadar burada yaşadıklarıma da kırıldım. Daha perona girmeden yaklaşık 300 kişi sıradaydık. Birkaç dakika sonra bir asker geldi ve “Yabancılara kesinlikle izin yok! Kim sıradaysa çıksın!” dedi. Diğer insanlar iki kişiyi işaret ettiler, çıkardılar sıradan. Ne yapabileceğine dair hiçbir bilgi vermeden, çok hor bir şekilde kovdular oradan. Çok endişe ettim, acaba beni de çıkaracaklar mıydı? Sıra bana geldiğinde oturma iznimi çıkardım. “Komutanım, ben sağlıkçıyım. İstanbul’dan geldim” dedim. O komutan beni içeri aldı. İçeri girdiğimde 100-150 kişi kadar vardı. Sıraya girdim bilet kesilmesi için. O kadar havasızdı ki nefes alamıyorduk. Panik atak olanlar vardı, her 15 dakikada bir kavga çıkıyordu. Malını mülkünü kaybedenler, ailesini kaybedenler… Çok acı çekenler vardı. Tam bir kaos hakimdi.


Bir başka komutan yine seslendi: “Yabancılara bilet yok!” Benden önce bir şekilde oraya girmiş yabancılar vardı. Onları zorla, hor bakışlarla çıkardılar. Ben yine çıkmadım. Her kafadan bir ses geliyordu. Duysanız… Sanki bu depremi mülteciler yapmıştı. Mülteciler öyle yapmış, mülteciler böyle yapmış. Her taraftan böyle konuşmalar işitiyordum. Askerler bile mülteciler hakkında atıp tutuyorlardı. Söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu. Acaba sesimi çıkarsam üzerime gelirler miydi? Korkuyordum.


Olabildiğince sesimi çıkarmamaya, yabancı olduğumu belli etmemeye çalışıyordum. Bir şey diyen olursa tebessüm edip geçiyordum. Beni Diyarbakırlıya benzetirlerdi. Orada birkaç kişi nereli olduğumu sordu. Ben de “Diyarbakırlıyım” dedim. Hatta birisi “Evet tahmin etmiştim” dedi. Tam 12 saat olmuş ayaktaydım. Sıram geldi. Görevli, “Talimat geldi, yabancılara kesinlikle bilet yok” dedi. Dün valilikte olduğumu, insanlara ilaç dağıttığımı, buraya destek olmak için geldiğimi söylesem de fayda etmiyordu. Görevliyi düzeltmeye çalıştım, böyle bir talimat olamayacağını, Adıyaman’da ikamet etmediğimi söyledim. Bir hareketlilik oldu. Arkamdan da sesler geliyordu, “Çıkarın şu yabancıyı!”


O sırada birisi kolumdan tuttu, beni arka tarafa çekti. Sanırım beni orada linç etmesinler diye uzaklaştırdı oradan. Bir başka komutanın yanına gittim. Yüzüme bile bakmadı. Her gördüğüm üniformalıya, yetkili olabilecek herkese gidiyordum. Suriyeli ya da Afganistanlı olduğumu anlar anlamaz benimle muhatap olmayı kesiyorlardı.


O sırada gördüğüm bir başka manzara ise ayrı bir darbe oldu bana. Batı’dan geldiği belli bir yabancı vardı. O’na o kadar saygı gösteriyorlardı ki… Neredeyse omuzlarında taşıyacaklardı uçağa. Müslüman olarak bu kadar değerimizi kaybetmiş olmamız, gördüğüm muamele beni çok üzdü. Birbirimize hiç mi değer vermiyorduk?


O sırada bir kadın polis gördüm. “Hanımefendi, ben sağlıkçıyım, her şeyimi bıraktım buraya geldim. Yasal olarak Türkiye’deyim, oturma iznim var. Siz beni dinlemeden almıyorsunuz” dedim, evraklarımı da gösterdim. Yanındaki bir diğer polisle görüştü ama hiçbir şey yapmadılar. En son bir köşeye oturdum. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Ben üzüldüğümde yalnızlığı tercih ederim. Oraya oturdum. Halvet ettim, Allah’a tevekkül ettim. Belki bir kapı açılır… Gece 12 oldu, biletten en ufak haber, en ufak bir umut yoktu. Yine de Allah’tan ümidimi kesmedim.


Gece 1’e geldiğinde iki tane sağlıkçı arkadaşı gördüm. Onlar da beni gördü, “Sen ne yapıyorsun burada” dediler. “Ben” dedim, “sabah sekiz buçukta geldim, bu saate kadar biletimi kestiremedim. Hiçbir şey yemedim içmedim, uğraştım ama olmadı.” Çok şaşırdılar. Beni aldılar ve oradaki bir kadın görevliye götürdüler. Durumumu izah ederek, sağlıkçı olduğumu, oturma iznim bulunduğunu söylediler. O kadın bizi oradaki havalimanı müdürüne yönlendirdi. Müdürü bulduk. Durumu anlattık. “Bir göster bana kimlik kartını” dedi. Evraklarımı gösterdim. Arkadaşlarım da “Bu bizim ekipten, beraber çalıştık” diyerek sahip çıktılar bana. Müdür bana dedi ki “Sen yasal olarak gelmişsin, bu belgeyle istediğin yere girip çıkabilirsin. Bak orada Ayşenur hanım diye biri var, onu bul benim gönderdiğimi söyle, o sana yardımcı olur”. Ayşenur. Hiç unutmuyorum bu ismi.


Ayşenur hanımı bulduk, durumumu açıkladık. Ayşenur hanım bizi anladı ama oradaki askerler yine kabul etmiyordu. Artık mecalim kalmamıştı. Yalvarmak da ağır geliyordu. Haklıydım çünkü. Çok büyük bir üzüntü ve yorgunluk içindeydim. Ama Ayşenur hanım beni çok iyi anladı. Gizli bir şekilde polislerin arkasından bilet kesti. Yine gizli bir şekilde elime tutuşturdu bileti. “Al bu bileti, sıran gelince de arkana bakmadan git” dedi. Sabah 10’a yaklaşırken benim de sıram geldi, çok şükür.


Gittim ama ‘arkama bakmadan’ değil. Çünkü aklım, fikrim, kalbim orada kaldı. İstanbul’a dönüş yolunda, bölgede tanıştığım güzel insanları düşündüm.. Gözlerinde yaşlarla, canla başla çalışan insanlar… Bunların bir kısmı da yabancılardı… Kendimden utandım. Benden kat kat iyiler vardı. Ben oraya ancak birkaç gün sonra gidebilmiştim. Oradaki bir sürü insan, yerli yabancı, her şeyini bırakıp diğer insanlara, kardeşlerimize yardım etmek için hemen gelmişti.


Kendimi, her şeye rağmen, bu onurlu insanların mücadelesinin mütevazı da olsa bir parçası olmakla teselli ettim.


- Muhammed, 26 yaşında, Afganistanlı. Türkiye’de sağlık personeli olarak çalışmaya devam etmek istiyor.





Gurbet Hikayeleri Türkiye'deki göçmenlerin şahsi deneyimlerinin kamuoyu ile buluşmasını hedefleyen aracı bir mecradır. Bu yazı yazarın şahsi tanıklığını yansıtmaktadır.

Comments


bottom of page